12 Ocak 2014 Pazar

HER NEYSE İŞTE

Merhaba,  bunu neden yazıyorum bilmiyorum. Sadece yazıyorum işte. İçimden geldiği için, haftalardır içimi kemirip durduğu için, kendimi kötü hissettirdiği için.. Yazmak iyi gelir ya insana nedendir bilinmez. Yazmak istiyorum, kimsenin görmeyeceğini, kimsenin okumayacağını bilsem de bir yerlerde paylaşmak istiyorum şu an hissettiklerimi. Nedendir bilmem büyüdükçe günlük yazmanın çocukça bir uğraş olduğunu düşünmeye başladım. Belki de ilkokulda ödev diye zorunlu tuttuklarındandır ve ya okumaması gereken kişilerin mutlaka okumak zorundaymış gibi hareket etmelerindendir ve ya da yıllar sonra dönüp okuduğumda kendimi çok ama çok aptal hissetmeme yol açtığındandır. Her neyse işte, günlük yazmak hiç ama hiç cazip gelmiyor. Burada aklımdan geçenleri, herkesin okuyabileceğini hesaba katarak, gayet seviyeli bir şekilde ve fazla derin sularda boğulmadan yazacağım için yıllar sonra okuduğumda aptallığımdan pişman olmayacağım. olsam olsam, "Aman Tanrım, şu cümlelerin basitliğine bak, çok berbat bir yazı, çok dandik, böyle bir şeyi nasıl yayınlamışım, biri okusa rezil olacağım." gibi eksantrik cümlelerle pişmanlığımı dile getiririm sanırım. Ama şu anki aklımla ileride o cümleleri kurmaktansa hayat boyu iğrenç yazı yazmayı yeğlerim. 
Konu konuyu açtı efendim.benim asıl konuşmak, paylaşmak istediğim kesinlikle bu değildi. Benim şu an yaptığım biraz şeye benzedi sanırım; hani birinden para veya bir iyilik isteyeceğin zaman konu konuyu açar ama bir türlü asıl konuya sıra gelmez ya, hah işte tam olarak öyle. Hani o zaman da içten içe aslında konunun oraya gelmesini istemeyiz ama gelmek zorundadır ya. İşte öyle. 
Asıl konu;
Asıl konu şu. Bir kaç gündür içimi kemiren çok fazla şey var ne yazık ki. Ama beni en çok rahatsız eden, bu çok fazla şeyin hepsini kırdığım insanların oluşturuyor olması. Sanırım haftalarca, aylarca hatta belki yıllarca hapsettiğim ve bu konuda asla konuşmasına izin vermediğim vicdanım çatlak duvarlardan sızmaya başladı yavaş yavaş. Bu konuyu düşünmesini istemediğim beynimse anarşist ruhunu ortaya koyup sürekli içime sıkıntı veren şeyleri düşünmeye başladı. Bugüne kadar fazla kişiyi kırdım biliyorum, fazla kişiye kendini kötü hissettirdim.Tabi ki bu kırılmalar çoğu zaman karşılıklıydı. Yanlış yaklaşımları, yanlış davranışları, yanlış sözleri kırılmalarının sebepleriydi. Ama düşünüyorum ki, benim kendimi doğru düzgün ifade edememem yüzünden, şu an pek çok kişi kendini kötü hissediyordur belki de. Bunun kendini beğenmişlik olduğunu düşünebilirsiniz ama asla öyle değil, belki de öz güvenlerini kaybetmelerine sebep olmuşumdur pek çok kişinin. Hepsi kendimi ifade edemeyişimden. ya da etmek istemeyişimdendir bilmiyorum. Açıp telefonu bu böyleyken böyleydi böyle olduğu için böyle yaptım demek istiyorum. Ama üzerinden çok zaman geçtiği için yapamıyorum. Yeniden kendimi hatırlatmak istiyormuş gibi ya da hiç  unutturmak istemiyormuş gibi olacağından korkuyorum. Kendime bu kötü etiketi yapıştırtmak istemiyorum. Ve bir de bunca zamandır onları düşündüğümü pişmanlık duyduğumu bilmelerini istemiyorum.-ki buraya kendini beğenmişlik diyebilirsiniz.- Ne zaman konuşmak aklıma gelse "Ama o da haketti yani, insan hiç öyle davranır mı?, bana öyle bir şey söylemeye ne hakkı var?, O da zaten benim için aynı şeyi düşünüyormuş..." gibi fikirler vicdanımın sesini susturmayı başarıyor. BILABILABILA. Her neyse işte. her zaman yaptığım gibi "Her neyse oldu bi kere artık bunu düşünmemeliyim." diyerek yirmi sene daha yaşayabilirim sanırım. Ama Her neyse diyerek perde arkasına attığım o kadar çok şey var ki, kulisten çok ses gelmeye başlamasına şaşırmamam gerekiyor sanırım.

30 Nisan 2013 Salı

Doğu mu Doğru mu?



2012 yılının Ağustos ayında başladı benim doğuyla olan serüvenim. Serüven demek de üzerinden bin asır geçmiş gibi konuşmak da doğru değil tabiki. Amaç işin içine biraz daha edebiyat sıkıştırmak. Ösym amca yerleştirme sonuçlarını açıklamış bense kuş uçmaz kervan geçmez denemeyecek bir köyde avea'nın a-kalite kapsama alanına rağmen telefonların çekmediği kör noktalardan birindeydim. İnternet ise o an için yok. Yani aslında vardı ama her gereksiz şey gibi gerekli olduğu nadir bir anda kendini naza çekiyordu. Neyse efendim sonuçlar açıklanmıştı fakat ben bundan bihaberdim. Annemin arkadaşlarından biri -sağolsun- zorlu bir takım yollardan geçtikten sonra bize haber vermeyi başarmıştı. Sonucuma da o bakmıştı. Ben telefonun bir ucunda ösym şifremi tane tane söylemeye çalışırken sanki bir taraftan da karşı taraf beni asla anlamayacakmış gibi sürekli bir stres içinde bekliyordum. O an kalp denen organ bıraksam başını alıp gidecekmiş gibi zapt olunmaz halde firar etmeye çalışıyordu göğüs kafesimden. Ben kazandım mı kazanamadım mı, ne oldu, bir hata mı oldu, acaba tercihleri yanlış mı yaptım gibi paranoyak sorularla boğuşurken cevap geldi. ERZURUM. Erzurum mu? Açıkça söyleyeyim yazdığımı bile unutmuştum. Tercih zamanı gelirse üzülmem dediğim yerlerden biriydi. Ama geleceğini düşünmemiştim. Şu an sınıfımda olan herkes gibi Samsun veya Konya veya Kırıkkale bekliyordum ben de.O yüzden Erzurum hakkında hiç kafa yormuyordum.Gelmez zaten diye yazdığım yerlerden biriydi. Ben henüz Erzurum olduğunu hazmedememişken ikinci darbeyi de yedim sağolsunlar. İKİNCİ ÖĞRETİM. Oha!! Erzurum.Soğuk.Gece.Soğuk.Okul.Soğuk.Uzak.Soğuk.Doğu.Soğuk. Bunlar benim ilk düşündüğüm şeyler olmakla beraber herkesin bana verdiği ilk tepkilerdi.


Bütün arkadaşlarımın Ankara ve onun daha batısı olmak üzere İstanbul, İzmir, Bursa gibi belli başlı merkezlere yerleşmelerine rağmen ben gidip taaaaa Türkiye'nin en doğusunu bulmuştum üniversite okumak için. Pişman mıyım? Belki. Ama durum o kadar da vahim değil. Hayatımın her zaman diliminde olduğu gibi mutlu olmanın insanın kendi elinde olduğunu düşünüyorum. Evet Erzurum soğuk olabilir ama gayet sıcak insanlarla tanışmama vesile oldu. Ve iyi arkadaş haznemi genişletmeye devam ediyorum. 


Her şehrin iki yüzü vardır derler. Erzurum'un da bana yaşattığı kötü deneyimler oldu tabi ki. Doğu olmasından mütevellit insanları bir nebze daha tutucu batıya göre. Gelenek ve görenekleri katı olduğu için bu durumu yadırgamamak gerekiyor zaten. Ama bu tutuculuk geceleri yolda yürümemizi dahi zorlaştırıyor çoğu zaman. Bir de gececi olduğumuzu düşünürseniz işimiz gerçekten zor. Şehrin bütün bu zor yaşam koşullarının yanında bir de yurtta çektiğim sıkıntıları koyun yanına. Oda arkadaşımla -ki yaşadığımız bir kaç güzel şeye rağmen şu an ona arkadaş demekte bile zorluk çekiyorum.Yine de sağolsun efendim her ne kadar yaptığı şeyleri unuttursa da yardımı dokunmadı değil en başta.- yaşadığım sorunlar, oda değişikliğim, okulda var olabilme çabalarım..Her üniversiteye yeni giden ana kuzusu için ilk dönemimi bunalımlı geçirmem sivri sineklerin sigara içen birine yaklaşmamaları kadar doğal. 


Yine bunalımın dibine vurduğum zamanlardan biriydi. Vizelerin stresi, yurdun stresi,soğuğun stresi, arkadaş edinememiş olmanın stresi... Her şeyin üst üste geldiği, beynimin -soğuğa rağmen- düşünmekten neredeyse sıvılaşmaya başlayacağı bir dönemdi. Yine de her zaman yaptığım gibi her şeyin yolunda olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum. Ta ki annemle konuşup bütün sıkıntılarımın tekrar tekrar ve tekrar farkına varana kadar. Annemin de önerisiyle ki bu da tohumlarını benim çok önceden attığım bir fikirdi. Kars'ta çalışan kuzenimin yanına gitmeye karar verdim. Kaçmak için mi? Sanırım. Ama daha çok kafamı toplamak için, 4 yıllık üniversite hayatıma yön verecek yeni kararlar almak için ve tabi kuzenim sürekli arayıp çağırdığı için. Erzurum'la Kars arası 3 saat sürüyor. Özel arabayla 2 saatten az süreceğine iddiaya girerim. Ama kar seviyesinin bir metreyi çoktan aştığı ve yoldaki buzlanmanın hat safhada olduğu zamanlarda 4 saat. Giderken hiç sıkıntı çekmemiştim. Gayet normal bir yolculuk geçirip sağ salim varmıştım Kars'a. Ve kuzenim beni çarşıda Burger King'in önünden almıştı. Kars'ın da her küçük şehirde olduğu gibi bir mecburiyet caddesi vardı. Burger King de bir mecburiyet caddesinin olmazsa olmazlarındandı.Nedense kanım çok ısınmıştı o küçük şehre. Belki de bana Niğde'yi hatırlattığı içindir. Erzurum'a soğuk derlerdi fakat ben Kars'ın o günkü ve ertesi günki ve ertesi günki soğuğu kadar soğuk havayı Erzurum'da dahi görmedim. İnsanın burnunun akmasına izin vermeyen, nefesinin boğazında donup kaldığı bir soğuk düşünün. Düşünemediğinizi biliyorum.Anlatılmaz yaşanır dedikleri nadir deneyimlerden biridir bu. O soğuğa rağmen gezmiştik yalnız. Ne büyük çılgınlık! Harakani Türbesini,On İki Havariler Kilisesini -tabiki cami olmuştu- rus mu yoksa ermeni yapımı mı olduğunu hala karıştırdığım evlerini, çarşısını, inciğini, cıncığını...


Her güzel şey gibi bu kısa tatilimin de sonu gelmişti ve ben sabahın sekizinde kendimi otobüste bulmuştum tekrar. Otobüs dedim çünkü şehirler arası gidip gelen bir araç olduğu için öyle demem gerektiğini düşündüğümden. Halbuki bindiğim tamamıyla bir minibüstü, okul servisi diye kullanılanlardan ve kesinlikle kaloriferi olmayanlardan. İki kat çorap giydiğim halde ayaklarımın nasıl üşüdüğünü hala hatırlıyorum. Bacaklarıma ağrılar girmişti soğuk yüzünden kasılmaktan. Öyle ki Erzurum'a indiğimde iliklerimin ısındığını hissetmiştim. Düşünsenize,ERZURUM'A. Bu yolculuktan aklımda kalan sadece soğuk olmamıştı yalnız. Kişiliğime, belki geleceğime, yön verecek düşünceler eşlik etmişti soğuğa. Bundan sonra insanlara yaklaşımımın nasıl olacağına dair, derslere dair, şehirlere dair... Ama bu yolcuğun bana öğrettiği en önemli şey doğunun kısmen yobazlığına, soğuğuna,zorluklarına rağmen güzel yanlarının da olduğuydu. Mesela, her ne kadar buz gibi havada yolculuk etmek zorunda da kalsanız,yolcu listesine gerçek adınızı yazıp yazmamak da ikilemde de kalsanız, sağlığa zararlı o yapay kekler yerine yüzde yüz organik meyveler ikram ederler yolcularına minibüsün ısınamamasını telafi etmek isterlercesine. Önyargılarımızdan kurtulamadığımız için en başta almak istemesek de muavin abi "Niye almiysen ya hava soğuk hasta olmayasın al ye" diye ikna eder illaki eline de tutuşturuverir iki mandalinayı. İster erkek olsun ister kadın şoför amcalar sahip çıkar yolcusunun namusuna. Gelebilecek her türlü tehlikeye karşı tetikte. Arkamda oturan bir çocuksa kürtçe anlatmaya çalışıyordu meramını.Hiç olmadığı kadar özgürce. Güvenle. En güzeli de onu anlayan birilerinin olmasıydı belki de. İster erkek olsun ister kadın,ister Türk ister Kürt olsun ister Gürcü isterse de bambaşka bir şey, kızıl saçlı siyah saçlı açık kapalı demeden burada herkes önce insandır. Doğu, Batı'nın asla olamayacağı kadar da hümanist aslında. Ve yediğim en güzel mandalinaydı kabuklarını atmaya kıyamayıp sakladığım muavin abinin verdikleri.